Yok. Bulamıyorum aradığımı kitaplarda.
Kıştan kalma bir ağacın dalları kadar kuru ya da varsa yeni sürgünleri gibi çelimsiz okuduklarımın çoğu. Adi bir şarap ne tat bırakırsa damakta, işte öyle yavan zihnimde bıraktıkları da.
Sahici değil söyledikleri, inanmıyorum. Basmakalıp deyişler, ana hatları aşağı yukarı aynı fikirler ve sorgulanamaz değer yargılarından öteye gitmeyen, sipariş üzerine hazırlanan yazılardan bıktım; ya da kurnazca kurgulanmış propagandalardan. Gösterişli kapaklar, sınırsız övgülerin doldurduğu arka kapak yazıları, yazarın önceki kitaplarının reklamı da sıkıyor artık beni.
Bu kadar ticarileşmeli miydi insanlığın en alçakgönüllü ihtiyacı?
İyi kitapları arayarak zamanımı heba ettiğimden korkuyorum bazen. Kendi kendime sormuyor değilim: Boşa mıydı onca emek?
Düşünüyorum da, ne varsa klasiklerde var… Kütüphanesine klasiklerden başka eser almamakta meğer ne kadar haklıymış Alain.
Halil Tekiner
1 Nisan 2010, Kayseri
1 Nisan 2010 Perşembe
8 Mart 2010 Pazartesi
Manyak Güzel Bir Kız Gördüm
Şubat sonu mu, yoksa Mart başı mıydı, şimdi hatırlamıyorum. Ankara’ya günübirlik uğrayan bahar havasını fırsat bilip elimde siyah kumaştan bilgisayar çantam, yanında da her ihtimale karşı taşıdığım iki ince kitapla Tunalı Hilmi’nin inişli çıkışlı yollarını arşınlıyor, bir yandan da günün muhasebesini yapıyordum. Çok iyi hazırlanmış olmama rağmen yaptığım iki görüşmeden de beklediğim cevapları alamamış ve ciddi bir hayal kırıklığına uğramıştım. Sinirli değildim, doğru, ama havamda da hiç değildim. Yürürken gözlerimi kâh karşıdan gelen insan güruhundan ilginç bulduğum yüzlere kâh yan yana sıralanmış onlarca mağazanın vitrinlerine kaydırıyor, zihnimi başka şeylerle meşgul etmeye çalışıyordum ama nafile…
Birkaç yüz metre ilerlemiştim ki karşıma koyu kahverengi tabelalı, adı bilindik bir kafe çıktı. Bir an duraksayıp, “Girsem mi” diye geçirdim içimden, “Hiç değilse yarım saat kitap okurum, fena mı?”. Camdan içeriye şöyle bir göz attım, birkaç masanın dışında her yer doluydu. İhtimal onlar da birkaç dakika içinde dolacak…
Yok yok bana göre değil böyle yerler; tıkış tıkış oturamam ben. Hele cilveleşen muhabbet kuşları gibi birbirine dolanmış liseli öğrencilerin oradan buradan yükselen şen kahkahaları… Tahammül edilir gibi değil. Yok vallahi dayanamam… Daha geçenlerde İstanbul’daki bir kafede yan masama oturan, kırkını çoktan aşan o meşhur sunucu söylememiş miydi yanındaki körpe kızcağıza “ressam olsaydım da senin nü tablonu yapsaydım,” diye. Yok, imkânı yok böyle yerlere giremem; ateş basar, nefesim daralır, tansiyonum yükselir, dayanamaz mutlaka bir çıngar çıkarırım. Sonra al başına belayı!
İyisi mi yoluma devam edeyim...
On metre gittim gitmedim bu sefer de içimdeki ses “Yahu, bir denesen n’olur? Beğenirsen otur kitabını oku, beğenmezsen kahveni içip çık,” demez mi? Başa gelen çekilir, kös kös geri döndüm.
İçeri girdiğimde dikkatimi çeken kafenin sol tarafında oturanların tek başına, sağdakilerin ise arkadaşlarıyla birlikte olmaları oldu. Garip şey. Siparişimi vermek için önümdeki birkaç kişinin işini halletmesini bekledim. Sıra bana geldiğinde tıfıl delikanlı gayriciddî “Ne alırız?” diye sormaz mı? Önce cevap vermekte tereddüt ettim, sonra da utana sıkıla “Caffè macchiato” diye fısıldadım. Türkçe adı yok ki meretin. Çok geçmedi, bu sefer de adımı sordu. “Ne yapacaksınız?” dedim. Cevap: “Efendim, bizde böyle.” İyi.
Beklerken dalmışım. Sağdan davudi bir ses yükseldi: Halil Bey. Adımı duyunca afalladım. Eksik olmasınlar, adımı da yazmışlar üzeri plastik şapkalı kartondan bozma kahve bardağının üzerine hem de iri harflerle. Anlayacağın kafe olmuş bildiğin Kindergarten.
Bir elimde kahve, ötekinde bilgisayar, köşede, camın önünde küçük bir masa buldum. Ceketimi, ardından da boğazımı oldum bittim sıkan kravatımı çıkarıp sandalyenin arkasına astım. Belki not alırım diye de dolma kalem ve küçük defterimi cebimden çıkarıp masanın üzerine koydum. Kahvemden bir yudum çekip kitabın kaldığım sayfasını açtım. Tam okumaya başlayacağım, arka masamdan kedi miyavlaması gibi bir ses:
- Manyak güzel bir şey ya!
Sesin geldiği yana birkaç saniye şaşkın şaşkın bakıp neler olduğunu anlamaya çalıştıktan sonra tüm iyimserliğim ve en Yunusvari duygularımla “Olabilir, böyle yerlerde elbet sağdan soldan sesler gelir,” diyerek vakit geçirmeden gözlerimi kitabımın sararmış sayfalarına geri çevirdim. Birkaç paragrafı henüz okumuş ve kitabın neresinde kaldığımı yeni yeni hatırlamaya başlamıştım ki aynı sesin çığlığıyla irkildim:
- İnanmıyorum ya! Manyak güzel! Var ya, Antalya’ya beni de çağıracaksınız bak, tamam mı?
Evet, duyduklarım bunlardı. Yok, böyle de değil; şöyle bir şey olmalı: “İnaaanmıyorum yaaa. Mannnyak güzel. Vaaar yaaa, Antalya’ya beni de çaaarıcaksınız bak, tamaaam mı?” Evet evet, tastamam böyle.
Etrafımda konuşulanları dinlemek âdetim değildir ama böyle zamanlarda benim de muzipliğim tutar, yanlarında olmasa bile daha sonra kendi kendime gülmek için malzeme toplama fırsatını asla kaçırmam. Ne yapalım? Mizah herkese lazım.
İçimden bir ses – beni biraz önce buraya sokan ses de buydu ya – “E hani kitap okuyacaktın?,” diyordu ama valla kitap mitap hak getire. Okuduğuma da okuyacağıma da pişman oldum. Tüm bunlar adamda dikkat mi bırakır?
Özel bir okulun öğrencisi ve henüz on beş - on altısında olduğunu tahmin ettiğim bu – güzel değil belki ama – sevimli yüzlü kızın bir kafede erkek arkadaşıyla konuşurken neden olur olmaz yere “manyak” deyip durduğu şimdi zihnimi okuyacağım kitaptan daha çok işgal ediyordu. Aklıma gelen ilk soru şu oldu: Acaba “manyak” kelimesinin benim bildiğimden başka bir anlamı var mı? İkincisi: Bu kelimeyi ısrarla tercih ediyor olmasının nedeni nedir?
Sanırım burada kullanılan “manyak” kelimesi kendisinden sonra gelen sıfatın çokluk derecesini gösteren bir tür zarf ve aşırılığı ifade ediyordu. Ama bu sadece bir tahmin. Bu genç kızın mantığıyla başka şekillerde de kullanılabileceğini düşündüm: Manyak pahalı, manyak heyecanlı, manyak keyifli gibi… Fakat burada beni meraklandıran, işin dilbilgisinden öte sosyal, özellikle de psikolojik yönü. Bir genç kız acaba neden cümlelerinin orasına burasına argo kelimeleri sokuşturmak için canhıraş uğraşır? Bu gerçekten çok ilginç bir soru ancak cevaplaması bir eczacı için pek de kolay değil. Özenti, farklı olma isteği, bir tür “protest” duruş, arkadaş grubu jargonlarının sık kullanımıyla bir gruba ait olduğu ihtiyacının tatmin edilmesi ya da başka bir şey. Ama dedim ya, benim uzmanlık alanım değil.
Bu düşüncelere öyle dalmışım ki kitabı okuyormuşçasına iki kenarından sımsıkı tuttuğumu çok sonra fark ettim. Baktım ki kitap da ben de bir işe yaramıyoruz, kahvemi hızla bitirip kafeden ayrılmaktan başka çare yok, az önce ciddi bir ritüelle ağır ağır çıkarıp masaya bıraktığım kalem ve not defterimi, sandalyenin arkasına özenle astığım ceket ve kravatımı yangından mal kaçırırcasına kaptığım gibi kendimi dışarı attım.
Oh… Tertemiz hava, pırıl pırıl gök, yanaklarımı okşayan tatlı esinti. Daha önceleri neredeydiniz? Kızılay’a doğru belki bir çeyrek saat yürüdüm.
Otele dönünce ilk işim internetten Türk Dil Kurumu Sözlüğü’ne bakmak oldu. İşte bulduklarım:
Manyak: Fr.maniaque. 1. Maniye uğramış (hasta), 2. mec. Gülünç, garip, şaşırtıcı davranışları olan (kimse), 3. Hakaret sözü
Düşündüm taşındım. Sonunda bu sevimli kızın kelimenin olumlu anlamıyla “manyak” olduğuna ve muhtemelen bunu kendisinin de bildiği için olur olmaz yerlerde “manyak güzel”, “manyak güzel” feryatlarıyla bir yandan güzelliğiyle böbürlenip bir yandan da kendi varlığını kanıtlamaya çalıştığına hükmettim.
Baksanıza oturduğum yerde varlığından beni, benim aracılığımla da sizi bile haberdar etti.
Aşk olsun manyak kız…
Halil Tekiner
8 Mart 2010, Kayseri
Birkaç yüz metre ilerlemiştim ki karşıma koyu kahverengi tabelalı, adı bilindik bir kafe çıktı. Bir an duraksayıp, “Girsem mi” diye geçirdim içimden, “Hiç değilse yarım saat kitap okurum, fena mı?”. Camdan içeriye şöyle bir göz attım, birkaç masanın dışında her yer doluydu. İhtimal onlar da birkaç dakika içinde dolacak…
Yok yok bana göre değil böyle yerler; tıkış tıkış oturamam ben. Hele cilveleşen muhabbet kuşları gibi birbirine dolanmış liseli öğrencilerin oradan buradan yükselen şen kahkahaları… Tahammül edilir gibi değil. Yok vallahi dayanamam… Daha geçenlerde İstanbul’daki bir kafede yan masama oturan, kırkını çoktan aşan o meşhur sunucu söylememiş miydi yanındaki körpe kızcağıza “ressam olsaydım da senin nü tablonu yapsaydım,” diye. Yok, imkânı yok böyle yerlere giremem; ateş basar, nefesim daralır, tansiyonum yükselir, dayanamaz mutlaka bir çıngar çıkarırım. Sonra al başına belayı!
İyisi mi yoluma devam edeyim...
On metre gittim gitmedim bu sefer de içimdeki ses “Yahu, bir denesen n’olur? Beğenirsen otur kitabını oku, beğenmezsen kahveni içip çık,” demez mi? Başa gelen çekilir, kös kös geri döndüm.
İçeri girdiğimde dikkatimi çeken kafenin sol tarafında oturanların tek başına, sağdakilerin ise arkadaşlarıyla birlikte olmaları oldu. Garip şey. Siparişimi vermek için önümdeki birkaç kişinin işini halletmesini bekledim. Sıra bana geldiğinde tıfıl delikanlı gayriciddî “Ne alırız?” diye sormaz mı? Önce cevap vermekte tereddüt ettim, sonra da utana sıkıla “Caffè macchiato” diye fısıldadım. Türkçe adı yok ki meretin. Çok geçmedi, bu sefer de adımı sordu. “Ne yapacaksınız?” dedim. Cevap: “Efendim, bizde böyle.” İyi.
Beklerken dalmışım. Sağdan davudi bir ses yükseldi: Halil Bey. Adımı duyunca afalladım. Eksik olmasınlar, adımı da yazmışlar üzeri plastik şapkalı kartondan bozma kahve bardağının üzerine hem de iri harflerle. Anlayacağın kafe olmuş bildiğin Kindergarten.
Bir elimde kahve, ötekinde bilgisayar, köşede, camın önünde küçük bir masa buldum. Ceketimi, ardından da boğazımı oldum bittim sıkan kravatımı çıkarıp sandalyenin arkasına astım. Belki not alırım diye de dolma kalem ve küçük defterimi cebimden çıkarıp masanın üzerine koydum. Kahvemden bir yudum çekip kitabın kaldığım sayfasını açtım. Tam okumaya başlayacağım, arka masamdan kedi miyavlaması gibi bir ses:
- Manyak güzel bir şey ya!
Sesin geldiği yana birkaç saniye şaşkın şaşkın bakıp neler olduğunu anlamaya çalıştıktan sonra tüm iyimserliğim ve en Yunusvari duygularımla “Olabilir, böyle yerlerde elbet sağdan soldan sesler gelir,” diyerek vakit geçirmeden gözlerimi kitabımın sararmış sayfalarına geri çevirdim. Birkaç paragrafı henüz okumuş ve kitabın neresinde kaldığımı yeni yeni hatırlamaya başlamıştım ki aynı sesin çığlığıyla irkildim:
- İnanmıyorum ya! Manyak güzel! Var ya, Antalya’ya beni de çağıracaksınız bak, tamam mı?
Evet, duyduklarım bunlardı. Yok, böyle de değil; şöyle bir şey olmalı: “İnaaanmıyorum yaaa. Mannnyak güzel. Vaaar yaaa, Antalya’ya beni de çaaarıcaksınız bak, tamaaam mı?” Evet evet, tastamam böyle.
Etrafımda konuşulanları dinlemek âdetim değildir ama böyle zamanlarda benim de muzipliğim tutar, yanlarında olmasa bile daha sonra kendi kendime gülmek için malzeme toplama fırsatını asla kaçırmam. Ne yapalım? Mizah herkese lazım.
İçimden bir ses – beni biraz önce buraya sokan ses de buydu ya – “E hani kitap okuyacaktın?,” diyordu ama valla kitap mitap hak getire. Okuduğuma da okuyacağıma da pişman oldum. Tüm bunlar adamda dikkat mi bırakır?
Özel bir okulun öğrencisi ve henüz on beş - on altısında olduğunu tahmin ettiğim bu – güzel değil belki ama – sevimli yüzlü kızın bir kafede erkek arkadaşıyla konuşurken neden olur olmaz yere “manyak” deyip durduğu şimdi zihnimi okuyacağım kitaptan daha çok işgal ediyordu. Aklıma gelen ilk soru şu oldu: Acaba “manyak” kelimesinin benim bildiğimden başka bir anlamı var mı? İkincisi: Bu kelimeyi ısrarla tercih ediyor olmasının nedeni nedir?
Sanırım burada kullanılan “manyak” kelimesi kendisinden sonra gelen sıfatın çokluk derecesini gösteren bir tür zarf ve aşırılığı ifade ediyordu. Ama bu sadece bir tahmin. Bu genç kızın mantığıyla başka şekillerde de kullanılabileceğini düşündüm: Manyak pahalı, manyak heyecanlı, manyak keyifli gibi… Fakat burada beni meraklandıran, işin dilbilgisinden öte sosyal, özellikle de psikolojik yönü. Bir genç kız acaba neden cümlelerinin orasına burasına argo kelimeleri sokuşturmak için canhıraş uğraşır? Bu gerçekten çok ilginç bir soru ancak cevaplaması bir eczacı için pek de kolay değil. Özenti, farklı olma isteği, bir tür “protest” duruş, arkadaş grubu jargonlarının sık kullanımıyla bir gruba ait olduğu ihtiyacının tatmin edilmesi ya da başka bir şey. Ama dedim ya, benim uzmanlık alanım değil.
Bu düşüncelere öyle dalmışım ki kitabı okuyormuşçasına iki kenarından sımsıkı tuttuğumu çok sonra fark ettim. Baktım ki kitap da ben de bir işe yaramıyoruz, kahvemi hızla bitirip kafeden ayrılmaktan başka çare yok, az önce ciddi bir ritüelle ağır ağır çıkarıp masaya bıraktığım kalem ve not defterimi, sandalyenin arkasına özenle astığım ceket ve kravatımı yangından mal kaçırırcasına kaptığım gibi kendimi dışarı attım.
Oh… Tertemiz hava, pırıl pırıl gök, yanaklarımı okşayan tatlı esinti. Daha önceleri neredeydiniz? Kızılay’a doğru belki bir çeyrek saat yürüdüm.
Otele dönünce ilk işim internetten Türk Dil Kurumu Sözlüğü’ne bakmak oldu. İşte bulduklarım:
Manyak: Fr.maniaque. 1. Maniye uğramış (hasta), 2. mec. Gülünç, garip, şaşırtıcı davranışları olan (kimse), 3. Hakaret sözü
Düşündüm taşındım. Sonunda bu sevimli kızın kelimenin olumlu anlamıyla “manyak” olduğuna ve muhtemelen bunu kendisinin de bildiği için olur olmaz yerlerde “manyak güzel”, “manyak güzel” feryatlarıyla bir yandan güzelliğiyle böbürlenip bir yandan da kendi varlığını kanıtlamaya çalıştığına hükmettim.
Baksanıza oturduğum yerde varlığından beni, benim aracılığımla da sizi bile haberdar etti.
Aşk olsun manyak kız…
Halil Tekiner
8 Mart 2010, Kayseri
22 Şubat 2010 Pazartesi
Lale misin? Sümbül müsün? Gül müsün?

Adını şimdi hatırlayamadığım bir otelin, Pamporovo Dağları'nın göz alabildiğine yeşil çamlarına bakan altıncı kattaki odasında uyandığımda vakit çoktan öğleyi bulmuştu. Yeterince dinlenmiş olmanın verdiği gevşeklikle yatakta bir süre daha oyalandım. Bu tatlı uyuşukluk hali dün gece komodinin üzerine bıraktığım kol saatime bakınca yerini öfkeyle karışık bir telaşa bıraktı. Otelin konferans salonunda düzenlenen ve benim de özellikle katılmam gereken toplantı çoktan başlamıştı. Kendi kendime söylenip yataktan hızla kalktım.Ne yapacağımı bilmemenin verdiği şaşkınlıkla yarı çıplak, pencereye alnımı dayayıp dağların üzerine yemyeşil bir halı gibi serilmiş, uçsuz bucaksız çam ağaçlarını izlerken bir yandan da düşünüyordum: Toplantı başlayalı birkaç saat olmuştu. Hala katılabilirdim. Geç kalışımı haklı çıkaracak makul bir nedeni elbet bulur, en kötüsü açık açık "uyananamadım," der, özür dilerdim. İkinci bir düşünce de aklımı çelmiyor değildi hani: Katılmasam ne olur?
Bu saatten sonra salona girmektense hiç girmemek daha az dikkat çekici olur diye düşünerek ilk görüşümden vazgeçtim. Ne yalan söyleyeyim, bunda dışarıdaki bahar havasının güzelliği de etkili olmuştu. Üzerimde bir şey olmadığı halde dayanamayıp balkona temiz dağ havası almaya çıktım. Sen misin çıkan! Bana doğru var gücüyle esen rüzgârın soğuğunu tenimde hissetmemle içeri kaçmam bir oldu. Gerisi malum: Sıcak bir duş, tıraş, temiz çamaşırlar…
Aşağı indiğimde ilk işim resepsiyona uğramak oldu. Kumral tenli, çiçek bozuğu yüzlü, iri kıyım bir Bulgar delikanlıya oda anahtarımı teslim ettim. Karnım açtı. Ancak saat ne kahvaltı ne de öğle yemeği için uygundu. Bir an "En iyisi elime tesadüfen geçen bu boş zamanı odamdan keyifle izlediğim çamların arasında geçirmek," diye düşündüm. Öyle de yaptım. Ağaçların arasına gizlenmiş patika yolları takip ederek epey yürüdüm. Kulağımda 2000’li yılların başlarında henüz yeni yeni kullanılmaya başlanan mp3 çalar teknolojisinin o dönem için ileri, bugün içinse ilkel bir örneği; Bulgar halk şarkılarını dinliyordum. Bugün Bulgar müziğine duyduğum özel ilginin kaynağı muhtemelen bu yürüyüşte dinlediğim, anlamını bilmediğim halde içimde ağlama isteği uyandıran içten bir ezgiydi. Melodik yapısı pek benzemese de bizim Anadolu türkülerimizden birini, anlamadığım bir dilde dinliyormuş hissine kapıldım. Ne olduğunu bilmediğim bir şeyler ortaktı benim dünyamla bu müzikte. Aynı ezgiyi üst üste defalarca dinledim. Belki bir saat, belki biraz daha fazla.
Geleneksel kıyafetleri içinde, pek çok Bulgar kadını gibi güzel yüzlü, elma yanaklı ve boyalı dudaklarıyla hep gülerken düşlediğim birinin sesinden, bilmediğim bir dilde, bilmediğim topraklarda dinlediğim bu şarkının nakaratı beynimin ta derinliklerine kadar işlemiş, mp3 çalarımın pili bitmiş olmasına rağmen kulaklarımdan bir türlü gitmemişti:
лале ли си, зюмбюл ли си, гюл ли си!
Türkçe okunuşuyla Lale li si, zumbul li si, gul li si. Anlamını kelimelerden çıkarmak pek de zor olmasa gerek:
“Lale misin? Sümbül müsün? Gül müsün?”
Ormanın temiz havasıyla ciğerlerim, müziğin duygu yoğunluğuyla da kalbim temizlenmişti. İnanması pek çok kişiye güç gelecek biliyorum ama sanki o an tabiatla sohbet etmiş; ona insanlığın zorbalığından, bencillik ve ikiyüzlülüğünden duyduğum nefreti anlatmış, karşılığında ben de onun bazı sırlarını öğrenmiştim.
O gün sözlerini anlamadığım fakat tuhaf bir şekilde beni hüzünlendiren bu şarkıyı yılda birkaç kez de olsa, kendimle başbaşayken dinler; her dinleyişimde de Pamporovo’nun şimdilerde hayal mi yoksa gerçek mi olduğundan şüphe ettiğim konuşan çam ormanlarında geziniyormuş hissine kapılarak heyecanlanırım. Ve seslenmek isterim adını unuttuğum sevgilime Bulgar dilinde:
лале ли си, зюмбюл ли си, гюл ли си!
Halil Tekiner
22.02.2010, Kayseri
15 Şubat 2010 Pazartesi
Köszönöm, Kodály, nagyon szépen köszönöm...
Zoltán Kodály'la bir müzisyen dostumun Ankara'da eski bir apartmanın tavan arasına gizlenmiş evinin, üzeri bordo-kırmızı kadifeyle örtülü bir konsol piyano, raflar dolusu kitap, iki eski koltuk ve bir kilimden başka lüksü olmayan odasında tanışmamızın üzerinden tam dokuz yıl geçmiş...
Budapeşte'de onu Andrassy utca üzerindeki evinde ziyaret edişimin; yerden tavana kadar uzanan muhteşem kitaplığı ve yarım açık ahşap panjurlardan süzülen sabah güneşinin aydınlattığı piyano ve bu sahneyi Kodály'ın da benimle birlikte izlediği hissi veren sıra sıra büstlerine bakarken duyduğum tatlı heyecan, Balaton Gölü üzerindeki bir tekne turunda güzel Ianina'yla birlikte Galanta Dansları'nı dinleyişimizin ve onun bana bu müziği dinlerken neden bu denli duygulandığımı sormasının üzerindense sekiz yıl...
Hakkında topladığım İngilizce, Almanca, Macarca onca kitap, partisyon, koral, kartpostal, demek sekiz yıldır Hisarcık'taki kitaplığımın raflarında öylece duruyor...
Sadece yeni yetmelik günlerimin değil; belki de tüm hayatımın en renkli, en saf ve dostane günlerini geçirdiğim Budapeşte'de yaşadığım tüm güzellikler gibi Kodaly da siyah beyaz, eski bir hatıra oldu. Yıllar var ki ne Galanta Dansı'nı, ne Háry János Süiti'nin çembalolu intermezzosu, ne de o meşhur Tavus Kuşu Varyasyonlarını ya da büyülü Marosszék Dansları'nı dinledim.
Kısmet bugüneymiş... Doya doya hasret giderdik.
Bir sekiz yıl daha geçer, Kodaly'la olan güzel hatıralarımı belki unuturum korkusuyla iyisi mi birkaç satır yazayım dedim. Eski bir dosta kısmen de olsa vefa borcu ödemek için...
Böyle anlarda elden başka ne gelir ki?
Halil Tekiner
15 Şubat 2010, Kayseri
Budapeşte'de onu Andrassy utca üzerindeki evinde ziyaret edişimin; yerden tavana kadar uzanan muhteşem kitaplığı ve yarım açık ahşap panjurlardan süzülen sabah güneşinin aydınlattığı piyano ve bu sahneyi Kodály'ın da benimle birlikte izlediği hissi veren sıra sıra büstlerine bakarken duyduğum tatlı heyecan, Balaton Gölü üzerindeki bir tekne turunda güzel Ianina'yla birlikte Galanta Dansları'nı dinleyişimizin ve onun bana bu müziği dinlerken neden bu denli duygulandığımı sormasının üzerindense sekiz yıl...

Hakkında topladığım İngilizce, Almanca, Macarca onca kitap, partisyon, koral, kartpostal, demek sekiz yıldır Hisarcık'taki kitaplığımın raflarında öylece duruyor...
Sadece yeni yetmelik günlerimin değil; belki de tüm hayatımın en renkli, en saf ve dostane günlerini geçirdiğim Budapeşte'de yaşadığım tüm güzellikler gibi Kodaly da siyah beyaz, eski bir hatıra oldu. Yıllar var ki ne Galanta Dansı'nı, ne Háry János Süiti'nin çembalolu intermezzosu, ne de o meşhur Tavus Kuşu Varyasyonlarını ya da büyülü Marosszék Dansları'nı dinledim.
Kısmet bugüneymiş... Doya doya hasret giderdik.
Bir sekiz yıl daha geçer, Kodaly'la olan güzel hatıralarımı belki unuturum korkusuyla iyisi mi birkaç satır yazayım dedim. Eski bir dosta kısmen de olsa vefa borcu ödemek için...
Böyle anlarda elden başka ne gelir ki?
Halil Tekiner
15 Şubat 2010, Kayseri
4 Şubat 2010 Perşembe
Drug Molecules Meet Turkish Art of Illumination
Last year, on November 18, I was invited to deliver a talk on “Pharmacy in Turkish Art” at the Philipps
University Institute for the History of Pharmacy in Marburg, Germany. Since I have been involved for a long time with historical examples of pharmacy that are related to artistic works, during my preparation for this conference, I got the idea of leaving some other examples for future reference. “Why not create illuminations of drug molecules?” I pondered.
In fact, the Ottoman art of illumination, tezhip, which literally means “ornamenting with gold,” apparently, was the most convenient way to combine both “traditional culture” and “modern science” on pharmacy-based themes. This nearly five-century-old art which
was characteristic of the Ottoman culture reached its summit during the 17th and the 18th centuries. Before the introduction of the printing press to Turkey in 1727, hand-written manuscripts were the only literary resources.
Bearing this in mind, I asked Mrs. Gulbun Mesara, a renowned Turkish illumination artist, and her team whether they would be willing to help me to apply this art to drug molecules such as acetylsalicylic acid, penicillin, caffeine, and paclitaxel. Although, initially, they were a bit confused at my request, they kindly helped me with this rather “weird” project which led to a series of unique paintings, each of which possesses a different traditional style.

Among the paintings, my favourite one is the one featuring caffeine, which includes the chemical structure of the molecule surrounded by leaves painted in traditional sazyolu style together with the reddish drupe-fruits and leaves of the coffee tree. Although this plant is named Coffea arabica, indicating its Arab origin, coffee became a very popular drink in the Ottoman Empire in the mid 16th century. It was later exported to Europe, where it became known as “Turkish coffee.” I like to look at this painting which, along with the others, is hung on a wall in my office, while I drink my Turkish coffee. It is a very pleasant experience for me as a pharmacist.
I believe that pharmacy-related artistic works, besides the aesthetic values they possess, have great importance in terms of presenting pharmaceutical culture and strengthening our professional identity in the eye of society.
Halil Tekiner, MSc Pharm, BSc
February 4, 2010, Kayseri
University Institute for the History of Pharmacy in Marburg, Germany. Since I have been involved for a long time with historical examples of pharmacy that are related to artistic works, during my preparation for this conference, I got the idea of leaving some other examples for future reference. “Why not create illuminations of drug molecules?” I pondered.In fact, the Ottoman art of illumination, tezhip, which literally means “ornamenting with gold,” apparently, was the most convenient way to combine both “traditional culture” and “modern science” on pharmacy-based themes. This nearly five-century-old art which
was characteristic of the Ottoman culture reached its summit during the 17th and the 18th centuries. Before the introduction of the printing press to Turkey in 1727, hand-written manuscripts were the only literary resources.Bearing this in mind, I asked Mrs. Gulbun Mesara, a renowned Turkish illumination artist, and her team whether they would be willing to help me to apply this art to drug molecules such as acetylsalicylic acid, penicillin, caffeine, and paclitaxel. Although, initially, they were a bit confused at my request, they kindly helped me with this rather “weird” project which led to a series of unique paintings, each of which possesses a different traditional style.

Among the paintings, my favourite one is the one featuring caffeine, which includes the chemical structure of the molecule surrounded by leaves painted in traditional sazyolu style together with the reddish drupe-fruits and leaves of the coffee tree. Although this plant is named Coffea arabica, indicating its Arab origin, coffee became a very popular drink in the Ottoman Empire in the mid 16th century. It was later exported to Europe, where it became known as “Turkish coffee.” I like to look at this painting which, along with the others, is hung on a wall in my office, while I drink my Turkish coffee. It is a very pleasant experience for me as a pharmacist.
I believe that pharmacy-related artistic works, besides the aesthetic values they possess, have great importance in terms of presenting pharmaceutical culture and strengthening our professional identity in the eye of society.
Halil Tekiner, MSc Pharm, BSc
February 4, 2010, Kayseri
Etiketler:
art,
drugs,
illuminations,
molecules,
pharmacy
25 Ocak 2010 Pazartesi
Hoş olayım olmayayım, o yar benim kime ne...
Sabahtan beri dilimden düşmeyen, ısrarla dikkatimi dağıtan bir türküden davacıyım.
"Kimden duydum, durup dururken nerden aklıma geldi," bilmem; saat başı "Ben melamet hırkasını kendim giydim eynime," diye başlıyorum, durdurana aşk olsun...
Yalnız da değilim hem. Her defasında bir başka ses eşlik ediyor bana içimden, başka bir hal alıyor türkü:
Ruhi Su'nun dilinde suların şırıl şırıl aktığı bir pınarbaşında destansı bir haykırış; Müslüm Gürses'te ağır, acılı arabesk; Müzeyyen Senar'ın dilinde aşkın şarabın içmişlerin süt beyaz rakısı, kavunu, peyniri; Tanju Okan'da bir kadeh viski oluyor; Perihan Altındağ Sözeri'de düyek usulundaki zarif bir uşak-aşk eseri, Zara'da Anadolu'nun ak elleri kınalı, yüreği yaralı, köylü kızı; Sabahat Akkiraz'da yanık bir öz ağıt; Zerrin Özer'de şehirli kızın kavgası, Volkan Konak'ta Karadeniz, Neşet Ertaş'ın yüreğinde İç Anadolu...
Ben, biz, hepimiz, birer Kul Nesimi'yiz.
Nasıl söylemem şimdi böyle güzel türküyü ben, gece gündüz demeden?
Ben melamet hırkasını kendim giydim eynime,
Ar-u namus şişesini taşa çaldım kime ne?
Gah çıkarım gökyüzüne seyrederim alemi,
Gah inerim yeryüzüne seyreder alem beni.
Gah giderim medreseye ders okurum hak için,
Gah giderim meyhaneye dem çekerim kime ne?
Sofular haram demişler bu aşkın şarabına,
Ben doldurur ben içerim günah benim kime ne?
Ben yitirdim ben ararım yar benimdir kime ne?
Gah giderim öz bağıma gül dererim kime ne?
Sofular secd'ederler mescidin mihrabına,
Benim ol dost eşiğidir secdegahım kime ne?
Nesimi'ye sordular ki yarin ilen hoş musun,
Hoş olayım olmayayım o yar benim kime ne?
Halil Tekiner
25 Ocak 2010, Kayseri
"Kimden duydum, durup dururken nerden aklıma geldi," bilmem; saat başı "Ben melamet hırkasını kendim giydim eynime," diye başlıyorum, durdurana aşk olsun...
Yalnız da değilim hem. Her defasında bir başka ses eşlik ediyor bana içimden, başka bir hal alıyor türkü:
Ruhi Su'nun dilinde suların şırıl şırıl aktığı bir pınarbaşında destansı bir haykırış; Müslüm Gürses'te ağır, acılı arabesk; Müzeyyen Senar'ın dilinde aşkın şarabın içmişlerin süt beyaz rakısı, kavunu, peyniri; Tanju Okan'da bir kadeh viski oluyor; Perihan Altındağ Sözeri'de düyek usulundaki zarif bir uşak-aşk eseri, Zara'da Anadolu'nun ak elleri kınalı, yüreği yaralı, köylü kızı; Sabahat Akkiraz'da yanık bir öz ağıt; Zerrin Özer'de şehirli kızın kavgası, Volkan Konak'ta Karadeniz, Neşet Ertaş'ın yüreğinde İç Anadolu...
Ben, biz, hepimiz, birer Kul Nesimi'yiz.
Nasıl söylemem şimdi böyle güzel türküyü ben, gece gündüz demeden?
Ben melamet hırkasını kendim giydim eynime,
Ar-u namus şişesini taşa çaldım kime ne?
Gah çıkarım gökyüzüne seyrederim alemi,
Gah inerim yeryüzüne seyreder alem beni.
Gah giderim medreseye ders okurum hak için,
Gah giderim meyhaneye dem çekerim kime ne?
Sofular haram demişler bu aşkın şarabına,
Ben doldurur ben içerim günah benim kime ne?
Ben yitirdim ben ararım yar benimdir kime ne?
Gah giderim öz bağıma gül dererim kime ne?
Sofular secd'ederler mescidin mihrabına,
Benim ol dost eşiğidir secdegahım kime ne?
Nesimi'ye sordular ki yarin ilen hoş musun,
Hoş olayım olmayayım o yar benim kime ne?
Halil Tekiner
25 Ocak 2010, Kayseri
15 Ocak 2010 Cuma
Yalnızlık ve Kar
Gecenin ikisi...
Farkına bile varmadan geçmiş zaman kim bilir kaçıncı defa...
Sol yanımda beklemekten buz kesmiş, yarısı içilmeden kalmış bir fincan adaçayı. Masanın üzerinde öteye beriye dağılmış karınca yazılı makaleler... Adi bir tükenmez kalem... Yeniden incelenmeyi bekleyen, eski, kalın bir kitap ve iskambil kartı gibi açılmış birkaç kartvizit. Saatin zaman zaman farkına vardığım tiktaklarından ve bilgisayarın klavyesi üzerinde gezen parmaklarımın düzensiz tıkırtılarından başka hiçbir ses yok...
Sokak lambalarının cılız ışığıyla büsbütün hüzünlü gözüken, uhrevi bir beyaza bürünmüş bomboş caddeler ve ağır ağır düşen kar taneleri...
Gözümün önünden iki gündür gitmeyen bir sahne... Arabamı sürerken önüme atlarcasına çıkan yaşlı bir kadın. Sırtında eskimiş hırkasından başka bir şeyi yok... Başında alelade bağlanmış bir beyaz yazma. Ayağındaki terliği sürüye sürüye karların arasında koşuyor can havliyle. Arabamı park ettikten sonra bir kez daha geçiyor yanımdan. Daha net görüyorum yüzünü bu defa: Zaman herkesten daha erken yaşlandırmış yüzünü. Derin kırışıklar... Parasıza zaman bile adil davranmıyor belli ki.
Yürüyorum gözümü ayırmadan bu yaşlı kadının karda bıraktığı izleri. Işığa, arabaya bakmadan yola atlıyor bir kez daha; tıpkı benim arabamın önüne ansızın çıktığı gibi dikkatsiz. Caddenin karşısına geçerken 17-18 yaşlarında, kot pantolonlu güzel bir kızın boynuna atlıyor. İçten bir çığlıkla inliyor sokak. Cız ediyor içim. Sımsıkı bağrına basıyor kızı ama kız oralı değil, utanarak bakıyor sağına soluna, "Bir gören olursa ya?" der gibi endişeli. Gözlerini kaçırıyor onu sarmalayan bu kutlu kadından.
Hiç bilmediğim bir hikayenin ortasına düşmüş gibi heyecanla izliyorum tüm bu olup bitenleri. Onlarca olasılık geçiyor aklımdan. Gurbetten dönen kıza annesinin özlemi, babası ölen kıza annesinin tesellisi, ya da anne-babasını kaybetmiş bir kıza babaannesinin şefkati... Okunan kitapların kurgusu meğer ne önemsiz kalıyormuş kitabın bizzat içindeyken...
Hiçbir şey bilmiyorum bu ilk ve muhtemelen son defa gördüğüm iki kişinin hakkında ama merak ediyorum. Koşup yanlarına gitmek, "Ne oldu?" demek geliyor içimden ama nafile... Yürüyorum, aklımda bir soru: Yoksa bir mucize miydi gördüğüm?
"Sessizlik insanı çoğaltır," derler.
Ben "bir" kaldım.
Halil Tekiner
25 Ocak 2010, Kayseri
Farkına bile varmadan geçmiş zaman kim bilir kaçıncı defa...
Sol yanımda beklemekten buz kesmiş, yarısı içilmeden kalmış bir fincan adaçayı. Masanın üzerinde öteye beriye dağılmış karınca yazılı makaleler... Adi bir tükenmez kalem... Yeniden incelenmeyi bekleyen, eski, kalın bir kitap ve iskambil kartı gibi açılmış birkaç kartvizit. Saatin zaman zaman farkına vardığım tiktaklarından ve bilgisayarın klavyesi üzerinde gezen parmaklarımın düzensiz tıkırtılarından başka hiçbir ses yok...
Sokak lambalarının cılız ışığıyla büsbütün hüzünlü gözüken, uhrevi bir beyaza bürünmüş bomboş caddeler ve ağır ağır düşen kar taneleri...
Gözümün önünden iki gündür gitmeyen bir sahne... Arabamı sürerken önüme atlarcasına çıkan yaşlı bir kadın. Sırtında eskimiş hırkasından başka bir şeyi yok... Başında alelade bağlanmış bir beyaz yazma. Ayağındaki terliği sürüye sürüye karların arasında koşuyor can havliyle. Arabamı park ettikten sonra bir kez daha geçiyor yanımdan. Daha net görüyorum yüzünü bu defa: Zaman herkesten daha erken yaşlandırmış yüzünü. Derin kırışıklar... Parasıza zaman bile adil davranmıyor belli ki.
Yürüyorum gözümü ayırmadan bu yaşlı kadının karda bıraktığı izleri. Işığa, arabaya bakmadan yola atlıyor bir kez daha; tıpkı benim arabamın önüne ansızın çıktığı gibi dikkatsiz. Caddenin karşısına geçerken 17-18 yaşlarında, kot pantolonlu güzel bir kızın boynuna atlıyor. İçten bir çığlıkla inliyor sokak. Cız ediyor içim. Sımsıkı bağrına basıyor kızı ama kız oralı değil, utanarak bakıyor sağına soluna, "Bir gören olursa ya?" der gibi endişeli. Gözlerini kaçırıyor onu sarmalayan bu kutlu kadından.
Hiç bilmediğim bir hikayenin ortasına düşmüş gibi heyecanla izliyorum tüm bu olup bitenleri. Onlarca olasılık geçiyor aklımdan. Gurbetten dönen kıza annesinin özlemi, babası ölen kıza annesinin tesellisi, ya da anne-babasını kaybetmiş bir kıza babaannesinin şefkati... Okunan kitapların kurgusu meğer ne önemsiz kalıyormuş kitabın bizzat içindeyken...
Hiçbir şey bilmiyorum bu ilk ve muhtemelen son defa gördüğüm iki kişinin hakkında ama merak ediyorum. Koşup yanlarına gitmek, "Ne oldu?" demek geliyor içimden ama nafile... Yürüyorum, aklımda bir soru: Yoksa bir mucize miydi gördüğüm?
"Sessizlik insanı çoğaltır," derler.
Ben "bir" kaldım.
Halil Tekiner
25 Ocak 2010, Kayseri
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)