4 Şubat 2010 Perşembe

Drug Molecules Meet Turkish Art of Illumination

Last year, on November 18, I was invited to deliver a talk on “Pharmacy in Turkish Art” at the Philipps University Institute for the History of Pharmacy in Marburg, Germany. Since I have been involved for a long time with historical examples of pharmacy that are related to artistic works, during my preparation for this conference, I got the idea of leaving some other examples for future reference. “Why not create illuminations of drug molecules?” I pondered.

In fact, the Ottoman art of illumination, tezhip, which literally means “ornamenting with gold,” apparently, was the most convenient way to combine both “traditional culture” and “modern science” on pharmacy-based themes. This nearly five-century-old art which was characteristic of the Ottoman culture reached its summit during the 17th and the 18th centuries. Before the introduction of the printing press to Turkey in 1727, hand-written manuscripts were the only literary resources.

Bearing this in mind, I asked Mrs. Gulbun Mesara, a renowned Turkish illumination artist, and her team whether they would be willing to help me to apply this art to drug molecules such as acetylsalicylic acid, penicillin, caffeine, and paclitaxel. Although, initially, they were a bit confused at my request, they kindly helped me with this rather “weird” project which led to a series of unique paintings, each of which possesses a different traditional style.

Among the paintings, my favourite one is the one featuring caffeine, which includes the chemical structure of the molecule surrounded by leaves painted in traditional sazyolu style together with the reddish drupe-fruits and leaves of the coffee tree. Although this plant is named Coffea arabica, indicating its Arab origin, coffee became a very popular drink in the Ottoman Empire in the mid 16th century. It was later exported to Europe, where it became known as “Turkish coffee.” I like to look at this painting which, along with the others, is hung on a wall in my office, while I drink my Turkish coffee. It is a very pleasant experience for me as a pharmacist.

I believe that pharmacy-related artistic works, besides the aesthetic values they possess, have great importance in terms of presenting pharmaceutical culture and strengthening our professional identity in the eye of society.

Halil Tekiner, MSc Pharm, BSc
February 4, 2010, Kayseri

25 Ocak 2010 Pazartesi

Hoş olayım olmayayım, o yar benim kime ne...

Sabahtan beri dilimden düşmeyen, ısrarla dikkatimi dağıtan bir türküden davacıyım.

"Kimden duydum, durup dururken nerden aklıma geldi," bilmem; saat başı "Ben melamet hırkasını kendim giydim eynime," diye başlıyorum, durdurana aşk olsun...

Yalnız da değilim hem. Her defasında bir başka ses eşlik ediyor bana içimden, başka bir hal alıyor türkü:

Ruhi Su'nun dilinde suların şırıl şırıl aktığı bir pınarbaşında destansı bir haykırış; Müslüm Gürses'te ağır, acılı arabesk; Müzeyyen Senar'ın dilinde aşkın şarabın içmişlerin süt beyaz rakısı, kavunu, peyniri; Tanju Okan'da bir kadeh viski oluyor; Perihan Altındağ Sözeri'de düyek usulundaki zarif bir uşak-aşk eseri, Zara'da Anadolu'nun ak elleri kınalı, yüreği yaralı, köylü kızı; Sabahat Akkiraz'da yanık bir öz ağıt; Zerrin Özer'de şehirli kızın kavgası, Volkan Konak'ta Karadeniz, Neşet Ertaş'ın yüreğinde İç Anadolu...

Ben, biz, hepimiz, birer Kul Nesimi'yiz.

Nasıl söylemem şimdi böyle güzel türküyü ben, gece gündüz demeden?

Ben melamet hırkasını kendim giydim eynime,
Ar-u namus şişesini taşa çaldım kime ne?

Gah çıkarım gökyüzüne seyrederim alemi,
Gah inerim yeryüzüne seyreder alem beni.

Gah giderim medreseye ders okurum hak için,
Gah giderim meyhaneye dem çekerim kime ne?

Sofular haram demişler bu aşkın şarabına,
Ben doldurur ben içerim günah benim kime ne?

Ben yitirdim ben ararım yar benimdir kime ne?
Gah giderim öz bağıma gül dererim kime ne?

Sofular secd'ederler mescidin mihrabına,
Benim ol dost eşiğidir secdegahım kime ne?

Nesimi'ye sordular ki yarin ilen hoş musun,
Hoş olayım olmayayım o yar benim kime ne?

Halil Tekiner
25 Ocak 2010, Kayseri

15 Ocak 2010 Cuma

Yalnızlık ve Kar

Gecenin ikisi...

Farkına bile varmadan geçmiş zaman kim bilir kaçıncı defa...

Sol yanımda beklemekten buz kesmiş, yarısı içilmeden kalmış bir fincan adaçayı. Masanın üzerinde öteye beriye dağılmış karınca yazılı makaleler... Adi bir tükenmez kalem... Yeniden incelenmeyi bekleyen, eski, kalın bir kitap ve iskambil kartı gibi açılmış birkaç kartvizit. Saatin zaman zaman farkına vardığım tiktaklarından ve bilgisayarın klavyesi üzerinde gezen parmaklarımın düzensiz tıkırtılarından başka hiçbir ses yok...

Sokak lambalarının cılız ışığıyla büsbütün hüzünlü gözüken, uhrevi bir beyaza bürünmüş bomboş caddeler ve ağır ağır düşen kar taneleri...

Gözümün önünden iki gündür gitmeyen bir sahne... Arabamı sürerken önüme atlarcasına çıkan yaşlı bir kadın. Sırtında eskimiş hırkasından başka bir şeyi yok... Başında alelade bağlanmış bir beyaz yazma. Ayağındaki terliği sürüye sürüye karların arasında koşuyor can havliyle. Arabamı park ettikten sonra bir kez daha geçiyor yanımdan. Daha net görüyorum yüzünü bu defa: Zaman herkesten daha erken yaşlandırmış yüzünü. Derin kırışıklar... Parasıza zaman bile adil davranmıyor belli ki.

Yürüyorum gözümü ayırmadan bu yaşlı kadının karda bıraktığı izleri. Işığa, arabaya bakmadan yola atlıyor bir kez daha; tıpkı benim arabamın önüne ansızın çıktığı gibi dikkatsiz. Caddenin karşısına geçerken 17-18 yaşlarında, kot pantolonlu güzel bir kızın boynuna atlıyor. İçten bir çığlıkla inliyor sokak. Cız ediyor içim. Sımsıkı bağrına basıyor kızı ama kız oralı değil, utanarak bakıyor sağına soluna, "Bir gören olursa ya?" der gibi endişeli. Gözlerini kaçırıyor onu sarmalayan bu kutlu kadından.

Hiç bilmediğim bir hikayenin ortasına düşmüş gibi heyecanla izliyorum tüm bu olup bitenleri. Onlarca olasılık geçiyor aklımdan. Gurbetten dönen kıza annesinin özlemi, babası ölen kıza annesinin tesellisi, ya da anne-babasını kaybetmiş bir kıza babaannesinin şefkati... Okunan kitapların kurgusu meğer ne önemsiz kalıyormuş kitabın bizzat içindeyken...

Hiçbir şey bilmiyorum bu ilk ve muhtemelen son defa gördüğüm iki kişinin hakkında ama merak ediyorum. Koşup yanlarına gitmek, "Ne oldu?" demek geliyor içimden ama nafile... Yürüyorum, aklımda bir soru: Yoksa bir mucize miydi gördüğüm?

"Sessizlik insanı çoğaltır," derler.

Ben "bir" kaldım.

Halil Tekiner
25 Ocak 2010, Kayseri

28 Aralık 2009 Pazartesi

Market Eczacılığının Sakıncaları: Yaşanmış Tecrübeler

Dün Başbakan'ın Türkiye'de ilacın marketlerde satılmasına yönelik çalışma yaptıklarına ilişkin açıklamasını duyduğumda kulaklarıma inanamadım... Acaba zincir eczacılık Türkiye'ye başka bir kılık altında sokulmaya mı çalışılıyordu?

Aklıma geçtiğimiz Eylül ayında Viyana'da düzenlenen 39. Eczacılık Tarihi Kongresi'nde dinlediğim bir bildiri geldi. Norveçli Eczacı Bjarne G. Thune’nin, eczanesi bir ZİNCİR ECZANE grubuna dâhil olduktan sonra yaşadığı sıkıntılar ve sonunda bu sıkıntılara dayanamayıp emekli olmasının hüzünlü hikâyesini anlattığı bu tarihi bildiride Zincir Eczacılığının bir ülkenin sağlık hizmetlerine ne denli büyük yaralar açtığı açıkça gözler önüne seriliyordu. Bu hikâyeyi zaman zaman gözlerimiz dolarak ve kendi payımıza ders alarak dinledik. Aynı yanlışa göz göre göre düşmeyelim diye Thune'nin bildiri metninin Türkçesini aşağıya kopyalıyorum:

“1 Mart 2001 tarihinde Norveç’te, eczane mülkiyet hakkını düzenleyen yeni bir yasa kabul edildi. Yasa yürürlüğe girdikten çok kısa bir süre sonra uluslararası ortaklı üç zincir eczacılık şirketi pazara hâkim oldu.

Eczacılar endişeliydi. Pek çoğumuzun aklına aynı soru geliyordu: Acaba sistemin dışında kalır mıyız? Bir taraftan ne olacağını kestiremediğimiz bu süreç bizi korkutuyor; diğer taraftan da zincir eczacılık şirketlerinin sunduğu cazip teklifler, şirket temsilcilerinin zincir eczanelerine dâhil olmamızı telkin ettikleri onlarca ziyaret ve sayısız telefon görüşmesi ve bu süreçte eczacı meslektaşlarımızın eczanelerini hızla zincir eczane gruplarına satışı aklımızı çeliyordu.

Sonunda ben de eczanemi zincir grubuna satmaya karar verdim.Bu kararımda kendimi haklı buluyordum; çünkü çalışanlarımın hiçbiri işten çıkarılmayacaktı, zincir eczane grubunun üst düzey yöneticilerinin birçoğu eczacıydı ve uygulamada tüm etik kurallara riayet edileceği anlaşılıyordu, eczacılık hizmeti satış odaklı değil, tıpkı eski güzel günlerdeki gibi devam edecekti. Üstelik bana da çok cazip ücretler teklif edilmiş ve zincire dâhil olduğumda da yine eczanemin yöneticisi olarak devam etmem istenmişti. Evet, kararımda haklı olmalıydım…

Kısa bir süre sonra OTC ürünlerinin eczane dışında satışına imkân veren yeni bir düzenleme yürürlüğe girdi ve OTC satışlarımız % 15-20 azaldı. Bu değişiklik karşısında zincir eczane bizden “daha yaratıcı(!)” olmamızı, bize ek gelir getirecek yeni yollar bulmamızı istiyordu.

Artık eczanemizde sadece ilaç, bitkisel ve kozmetik ürünler değil; güneş gözlükleri, spor kıyafet ve ayakkabıları, hatta oyun topları bile satar hale gelmiştik… Eczanemden utanır olmuştum! Geçmişte herkesin aradığını kolayca bulduğu eczanem şimdi tam bir kargaşa içinde, hastalarımın zikzaklar çizerek yürümek zorunda kaldıkları bir labirent halini almış; bebek arabalı ya da tekerlekli sandalyeli hastalar daracık, dolambaçlı yollardan geçemez hale gelmişti.

Üstelik zincir bizden daha fazlasını, çok daha fazlasını bekliyordu. Çalışma saatlerimiz 12 saate çıkarıldı ama çalışan sayımız aynı kalmalıydı. Derken yeni prosedürler: doldurmam gereken akıl almaz formlar, yazmam gereken yığınla rapor ve her ayın ilk günü bir önceki aya ait tüm verilerin saat 15.30’dan önce eksiksiz hazırlanıp zincir yönetimine fakslanması, kendi hazırladığım bütçeyi bir sonraki dönemde tutturma mecburiyetim bunlardan sadece bazıları...

Bütçeyi tutturmakta güçlük çektiğimizde önerdikleri reçete ise basitti: Daha yaratıcı olmak ve belki de birkaç çalışanı işten çıkarmak! Zaman zaman müşteri kılığında eczaneme gelip beni denetleyen müfettişler ve birkaç hafta sonra elime ulaşan değerlendirme raporları ve bu raporlarda yer alan; hasta başına daha az vakit ayırırken daha çok ve pahalı ürünler satmam gerektiği tavsiyeleri karşısında şaşırıyordum.

Yılda bir düzenlenen zincir eczaneler toplantısı adeta Oscar töreni havasında geçiyordu. Çalışan başına en yüksek satış, hasta başına en yüksek satış, en yüksek jenerik ilaç satışı kategorilerinde verilen ödüllerin başarı kriteri tek ve açıktı: Satış! Daha çok satış! İnsan sağlığı değil… Oslo’nun en lüks otelinde, meşhur sanatçıların sahne aldığı, en lezzetli yemeklerin, en kaliteli şarapların sunulduğu bu geceler ağzımda buruk bir tat bırakmıştı.

6 yıllık mücadelenin sonunda 30 yıllık meslek yaşantıma son noktayı koydum: Ayrıldım… Benden sonra ise çalışanlarımın önce ikisi, sonra da dördü işten çıkarıldı.”

* * *
İşte böyle!.. Bugün Norveç’teki toplam 646 eczanenin 591’i ZİNCİR'e bağlı, 32’si ise hastane eczanesi. Bilmem anlatabildim mi?

Bence bu dönemde biz eczacıların soğukkanlılığımızı kaybetmeden Türk Eczacıları Birliği çatısında daha sağlam örgütlenmesi, hasta ve çalışanlarımızı da yanımıza alarak bu anlamsız düşüncenin hem sağlık hizmetlerimiz hem de ulusal çıkarlarımız için ne denli zararlı olduğunu her fırsatta, ısrarla anlatması gerekiyor.

Ben ümitvarım; çünkü bu ülkeyi sevenlerin de olduğuna inanıyorum...

Uzm. Ecz. Halil Tekiner
haliltekiner@gmail.com

12 Ekim 2009 Pazartesi

Yaşar Kemal'e Fahri Doktora

Son yıllarda özellikle hışır işadamları ve iktidar yoksulu politikacılara bol keseden verilen "fahri doktor" unvanına iade-i itibar: Çukurova Üniversitesi Senatosu Yaşar Kemal'e 7 Ekim 2009 tarihinde düzenlenen törenle "fahri doktor" unvanı verdi.

"Umutsuzluktan umudu öğreneceğiz," dedi, törendeki konuşmasının bir bölümünde Yaşar Kemal. Bu sözü ben de içimden birkaç kez tekrar ettim.

Bana kalırsa bu paye Torosların Homeros'u Kemal'i değil; aksine Kemal onu yüceltti. Var olsun.

25 Nisan 2008 Cuma

Sultanahmet Meydanı'nda Bir Nisan Gecesi

Beynim bir fotoğraf makinesi gibi bazı anları fotoğraflayıp kaydediyor. Tıpkı az önce gözümde canlanan, beş yıl öncesinden kalma fotoğraf karesi gibi. Bir anlığına gördüğüm, ne öncesi, ne de sonrası olan tek bir fotoğraf:

Çemberlitaş’tan Sultanahmet Meydanı’na inen yolun sonunda, caddeyi geçmek için adım atıyorum. Yüzümde tebessüm.

Aradan geçen onca yıla rağmen, o mutluluğu yeniden bulma umuduyla beynimin bu fotoğrafı çektiği yerden defalarca geçtim. Bu ümidimi bugün de olduğu gibi hep korudum. Yaz, kış, sonbahar, İstanbul’a geldiğim her zaman gözüm hep o köşe başını aradı. Hep aynı fotoğraf canlandı belleğimde. Tıpkı bu soğuk Nisan gecesinde olduğu gibi. 

Şimdi asırlara meydan okuyan iki abidenin, iki ayrı dünyanın, Sultanahmet ve Ayasofya Mabetlerinin tam ortasındaki parktayım. Ayakta ve biraz da üşüyerek yazıyorum bunları. Tam karşımda sokak lambalarının titrek ışıklarının yansımalarıyla süslü bir havuz. Sağımda Ayasofya, solumda Sultanahmet. Gecenin karanlığından süzülen uhrevi ışıkların arasında ikisi... Güzel, çok güzel. Altın kanatlı martılar tavaf ediyor kubbelerini. 

Park beyaz laleler ve aralarında, onların yarısına ancak gelebilen kırmızı, turuncu, yer yer beyaz aslanağızlarıyla ne de güzel bir yer. Sağda iki ağaç – yeni budandığı belli, kısacık dalları – diğer köşede ise siyah-mor laleler var. Yüzlerce. Bazıları neredeyse belime gelecek kadar uzun. Bir kısmının başı kopmuş. Çiçek vandalizmi mi bu, yoksa aşkın ifadesi mi, bilmiyorum. Hemen yan tarafta şerit halinde dizilmiş mor, sarı menekşelerle örülü bir bordür. 

Gözüm az önce bahsettiğim köşeden geçen diğer insanlara kayıyor arada bir. Onların da aynı yerden geçerken benim gibi mutlu olacakları hissine kapılıyorum. 

Üşüdüm. İyi ki büfeden sıcak bir çay almışım. Soğutmadan içmeli şimdi... 

Uzun süre beklediği belli. Acı, buruk bir tadı var. Bayağı soğumuş. 

Uzaklardan, Sultanahmet Camii taraflarından bağıran çocuk sesleri geliyor. Biri “Orhun, Orhun,” diyor “u”ları uzatarak. Diğeri “anne, anne” diye bağırıyor. Bir yetişkin cevap veriyor onlara. Bir erkek sesi, ama ne dediğini anlayamıyorum…

Sesler bir anda arttı. Zaman zaman birbirine karışıyorlar: 

Arkamdan geçen iki hanımın topuk sesleri, yaşlı bir amcanın derin derin öksürüğü, yorgun tramvay, hızla uzaklaşan bir motosiklet, değişik tonlarda kornalar, bir piyasa taksisinden yükselen bir şarkı, Sezen Aksu söylüyor: 

“Haydi gel benimle ol. Oturup yıldızlardan bakalım dünyadaki resmimize.” ... 

Gözüm yıldızları arıyor bir an. Ama ne gezer? Tek bir yıldız bile görünmüyor şehrin ışıklarıyla kirlenen pembe-siyah gökyüzünde. Yıldızlara bakıp hayal kurmak ne mümkün!..

Rüzgâr daha sert esmeye başladı. Plastik çay bardağımın kenarından sarkan çay etiketi rüzgârla dans ediyor. Uzaklardan yankılanarak gelen bir köpek havlamasıyla irkiliyorum. Sonra geveze Amerikalı kadınların sohbetlerine kulak misafiri oluyorum istemeden. Sözlerin bir kısmı gene kayboluyor. 

Nihayet bana doğru gelen birileri var: Önümden geçen iki delikanlı. İkisinin de elleri ceplerinde. Biri daha önce hiç duymadığım arabesk bir ezgiyi mırıldanıyor. 

Önümden geçenler garip bir şekilde artmaya başladı: İngiliz bir çift, yalnız bir genç, gövdesi alacalı, kuyruğu siyah, minik bir kedicik... Konuşmalarından Hollandalı olduklarını anladığım bir grup bana doğru geliyor. Tam yanımda durdular. Belki on beş, belki yirmi kişiler. Saymadım. Başlarında Türk olduğunu tahmin ettiğim, kaşı gözü bana benzeyen bir adam. Uzun uzun bir şeyler anlatıyor. Anlamak mümkün değil. Bir şey söyledi, herkes güldü. Ben de gülümsedim elimde olmadan. Birkaç dakika sonra da değişik parfüm kokularını savurarak yanımdan geçip gittiler. 

Şimdi yeni evli oldukları anlaşılan bir çift az ötemde fotoğraf çekiyor. 

Yazarken gözüm bir an eğik bir şekilde önümde uzanan gölgeme, daha doğrusu farklı sokak lambalarının ışıklarıyla oluşan gölgelerime düşüyor. Boyumdan da uzun gölgem. Upuzun bir karaltı. Elimden başka her şey heykel katılığında, cansız. Kapkara bir gölge, geceyle bir sanki, yok…

Evet, gecenin neredeyse on ikisinde, İstanbul’un en tarihi meydanının tam göbeğinde eski bir hayalin peşinde, yazıyorum. Zihnim bu anın da fotoğrafını çekiyor birden. Sultanahmet Parkı’nın tam ortasında, bir sokak lambasının altında ayakta dikilen, siyah deri ceketli bir karaltı... Elinde tuttuğu küçük deftere bir şeyler yazıyor. Üşüdüğü her halinden belli... Sürekli bir yere baktığına göre birini arıyor gözleri. Yüzünde tebessüm…

Halil Tekiner
25 Nisan 2008, İstanbul

18 Şubat 2008 Pazartesi

Kuşlar Âlemi Bir Âlem

Koskoca şehirde serçelerin de bizimle birlikte yaşadığını nadiren hatırlarım: Yazın henüz temizlettiğim, pırıl pırıl parlayan siyah arabamın üzerini nazik diyemeyeceğim bir şekilde kirlettiklerinde, öfkelenerek. Kışınsa yiyecek bir şey bulamayıp oradan oraya çırpınıp durduklarında, acıyarak. Bu mahlûkatın özellikle de kış aylarında, ufacık bir ekmek kırıntısı bulabilmek için çalışan halleri beni hep işimden alıkoyar. Hayvan tabiatıyla insan tabiatının ne derece örtüştüğünü bulmak arzusuyla, bu avuç içi kadar kuşları merakla karışık bir hayretle, belgesel tadında bir macera izliyormuş gibi seyre koyulurum. Onlar arasında da iyisi-kötüsü, açgözlüsü-tokgözlüsü, hırsızı, hırsızı kovalayanı bulunur desem inanır mısınız?

İster inanın, ister inanmayın ama bu kuş milleti de bir âlem: Kimi koskoca bir ekmek parçasını gagasıyla tuttuğu gibi diğerlerinin önünden kaçırıp uçar, bir başka köşede kendine ziyafet çeker, sonra gerinip keyiflenir, gerdan kıran kadınlar gibi başını bir o yana bir bu yana sallar, gururlanır... Kimi kendi işini bırakıp aç kalmak pahasına ekmeği kaçıranın peşine düşer, hafiyecilik oynar, çoğu zaman da eli boş, kös kös geri döner. Kimi yerdeki kırıntıları iştahla gagalayan türdeşlerine bakıp sıra bana ne zaman gelecek diye bekler durur, kanadını çırpar, etrafında döner, çabalar da çabalar ama ne çare ki yine de aç kalır... Kiminin başkasının yediğine gözü düşer, ne kendi yer, ne de ona yedirir. Kimi de dünyadan bîhaber, bir o yana bir bu yana uçuşur, diğerlerini anlamaya çalışır ki böylelerinin aç mı tok mu olduğunu anlamak çoğu zaman mümkün olmaz. Bununla kalsa iyi. Ya yedikten sonrası?

Anladığım kadarıyla kuşlar âleminin birinci ve en temel kuralı şudur ki karnı doyan kuş asli vazifesini yerine getirmiş sayılır. Onun için sıra artık keyfe keder işlere gelmiştir. Uçar mı, konar mı, yok müsait bulduğu bir yere uygunsuz bir şey yapar mı, orasını kendi bilir. Eh, ne yapsa hakkıdır şimdi, değil mi? Kiminin özgürlük damarı tutar, “Karnım doydu, Abbas yolcu,” deyip yeni bir maceraya uçar gider. Kimi tam “Doydum, bana müsaade” diyecekken dayanamaz, geride bıraktığı kırıntılara gözü düşer. Bir o tarafa, bir bu tarafa uçar, sonra da sanki uzaktan gelmiş gibi yapıp karnını doyurmakta olan diğerlerinin arasına yeniden karışıverir. Üstelik biraz önce yiyen kendisi değilmiş gibi daha çok iştahla yer bu sefer. En nihayetinde karnını doyuranlar da “Çok yedik, çok yorulduk, şimdi dinlenmek zamanıdır,” diyerek hemen yakında buldukları bir korkuluk zinciri ya da elektrik telinin üzerine tespih tanesi gibi dizilirler. Sanki az önce açlıktan ne yapacağını şaşırıp çırpınan kendileri değilmiş gibi hala bir şeyler bulmaya çalışan sözde meslektaşlarına yüksekten bakar, şen şakrak ötüşürler.

Ancak bu keyif de bir ömür boyu sürecek değil ya... Elbet üzerlerine doğru yürüyen biri, kuşlara sevgisini korkutarak gösteren bir insan evladı veya yaklaşan bir araba, onların da diğerlerinden bir farkı olmadığını hatırlatmak vazifesini mutlaka yerine getirir. Böyle anlarda kuş milletini aç-tok ayırmaksızın bir telaş sarar ki sormayın. Nereye gideceklerini şaşırır, can havliyle çırpınır durur zavallılar. Nasıl olduğuna akıl sır ermez ama bir saniyeden daha az bir zaman içinde hepsi bir başka tarafa kaçışır. Rüzgârın hikmetinden midir, yoksa bunların arasında da zora gelince birlik olma içgüdüsü mü var bilmem; az önce doğuya, batıya, güneye, her nereye uçtularsa uçan bu kuşlar bir anda söz birliği etmişçesine aynı tarafa meylederler.

Peki, bunca zorluktan, ortak düşmana karşı galip geldikten sonra ne yapsalar beğenirsiniz? Üçer beşer kendilerine bir yer bulup birbirlerine dostluk mavalı okumaya başlarlar hemen. Ta ki acıkıp da karınlarını doyurmak için aynı oyuna yeniden başlayıncaya dek. Dedim ya, kuşlar âlemi bir âlem. Yiyenler, yiyenin peşinden gidenler, yiyemeyenler, sırasını bekleyenler, kendi hakkını yiyip de başkasınınkine gözü düşenler, tespih gibi dizilip boncuk gibi dağılanlar. Oyun ki ne oyun: İki perde üç buçuk sahne komedi.

İşte, bir Şubat sabahı, çalışma masamdan izlediğim bu küçük oyun bundan ibaret. Ekmek kırıntıları bitmiş olacak ki bahçede bir serçe bile kalmadı. Ekmek kalmayınca kavga da bitiyor, öyle ya. Yalnız deminden beri penceremin önünde, onu seveyim diye türlü şaklabanlıklar yapan şu alımlı serçeye ne demeli? “Mini mini bir kuş donmuştu, pencereme konmuştu” şarkısının kahramanı olsa olsa bu kuştur. Her halinden belli ki bu da aç. Üstelik pek de garip. İçeri gir diyeceğim ama serçeyle konuşulduğu görülmüş şey değil. Maazallah deli derler de akıllılarla(!) anlaşmam güç olur sonra. Eh, ne yapalım, aç mı kalsın serçecik? Gittim mutfaktan birkaç parça ekmek aldım. Onu ürkütmeden pencerenin önüne ufaladım. Sonra da geriye çekilip sessizce izlemeye koyuldum.

Pencereme konduğundan da belli, bu kuşta bir acayiplik var. Dönüp de bakmıyor elcağızımla ufaladığım ekmeğe ukala... Anca süzülse, bir oraya bir buraya baygın baygın baksa, kendini sevdirse bana. Çöpten bacaklarıyla bale yapar gibi minik minik sıçrayarak bir o tarafa gidiyor, etrafına bakınıp bir iki gaga vuruşunun ardından, hop, hadi şimdi öbür tarafa. Arada bir de “cik ciğk, cik cik de cik ciğk” diye ötmez mi, vallahi delireceğim. Hayret, böylesini de hiç görmemiştim. Belli ki bu da serçeler âleminin sanatçısı. Kim bilir belki de primadonnası. Güzel primadonnamız ötüşedursun bir başka serçe gelip ekmek ufaklarını yemez mi? İri yarı, çirkin de bir şey üstelik. Bizimki bir korktu, sormayın. “Cik” dediğiyle uçup gitmesi bir oldu. Zavallı-cık... Benden başka ne bir dinleyeni oldu, ne de karnı doydu.

Bu kuşlar hakikaten bir âlem canım. Anlaşılır şey değiller.

Yok efendim, yok. İnsanların birbirine “kuş beyinli” dediğine siz bakmayın. İnsanda kuş beyni ne gezer? “İnsanoğlu kuş misali” lafı da laf hani. Olur mu öyle şey? Bula bula kuşu mu buldunuz misal verecek? Hem ne münasebet! Ben kim, avuç içi kadar kuş kim yahu? Kim uydurmuşsa bizim kuşlara benzediğimizi alçakgönüllülük etmiş. Öyle değil mi efendim?

Yoksa kuşlar âlemiyle bizim âlemi siz de mi benzettiniz? İlahi siz de...

Halil Tekiner,
18 Şubat 2008, Kayseri